Morina: Avrupalılar, Amerika Kıtası’ na götürdükleri zenci köleleri, çoğunlukla Morina balıkları ile beslemiş yolculukları boyunca. Kölelerin ilk yedikleri gıda maddesi bu balıkmış.
Michel Tournier’ nin karakterlerinden birinin sevdiği kadına, neden “Morina balığı kadar güzelsin" diyerek iltifat ettiğini o dönem yaşasak anlayabilirdik…
* * * * * * * * * * * * * * *
Michel Tournier:
Kutsal kitapta, Tanrı önce Adem’ i yarattı, sonra da cenneti. Daha sonra Adem’ i cennete koydu. Adem cennette olmasına şaşmıştı, bu ona doğal gelmemişti; değil mi?

Havva’ nın durumu başkaydı. O, Adem’ den sonra yaratıldı…
Cennette yaratıldı, cennetin yerlisiydi bu yüzden…
Sonra ikisi de cennetten kovulduklarında, bu Adem ve Havva için aynı şey değildi. Adem ilk çıkış noktasına geri dönüyordu. Havva ise tersine, doğduğu ülkeden sürülmüştü…

Eğer bunu unutursanız, kadınlardan yana hiçbir şey anlamazsınız. Kadınlar cennetin sürgünleridir…

Gecenin 12’ sinde mikrodalga’ ya hazır edip sunmazdan az önceki hali ile “Tolga Usülü Lahmacun" ve olmasından korktuğum "Befora and After" Sendromu…

Muhafazakar kesimin içine itildiği “dar" kalıplardan çıkarak siyaset sahnesine damgasını vurmasıyla birlikte, laik kesim epeyce yadırgayacağı bir kamusal alan manzarasıyla karşılaştı.

Çağdaşlık" simgesi olarak adlettikleri, modern hayat tarzının yaşanmasına olanak sağlayan mekânlar adım adım "ortak" alanlara dönüştü. Muhafazakar duyarlılığa sahip kişiler, özellikle gençler bu alanda boy göstermeye başladılar ve "talebin patlamasıyla birlikte, arz da şekil değiştirdi”.

Geçmişte belirli ve dar bir elit kitlenin kullandığı imkânlar, şimdi paylaşılmakla kalmadı; sunulan ve tüketilen ürünün niteliğinde de görünür farklılıklar oluştu. Böylece daha önce birbirini dikkate almadan yaşayabilen, cemaatinin korunaklı kültürel ortamında kendisine hiç değişmeyecek sandığı bir yaşam alanı açan insanlar, “ötekilerden etkilenmemenin mümkün olmadığı" bir yeni gündelik hayata geçiş yaptılar. Söz konusu karşılaşma özellikle laik kesim için çarpıcı ve öğretici oldu. Muhafazakar kesim, laikleri ne de olsa medyadan ve siyasete yansıyan klişelerinden ötürü epeyce tanıyordu ama laik kesim muhafazakarlar hakkında, onları daha "geride" konumlandıran bir tahayyülden fazlasına sahip değildi.


Muhafazakar kesim, bu zamana kadar uygulanagelmiş siyaset gereği eskiden kopartıldı, hem de “yeninin parçası" yapılmadı. Adaptasyonun önündeki algı, muhafazakarları içe kapattı ve "yeni" olan her şey "zararlı" ve "ahlaksız" nitelemesi ile adlandırmaya yatkın bir kültürel süzgeçle sınandı. Yeni oluşan siyasal zemin öncesinde "modernliğin ima ettikleri”, kimlik ve hayat tarzı üzerinde tehdit oluşturan bir kuşatmaya dönüştü. Böylece muhafazakar kesim, “ideolojik red" ile "sosyolojik kendini koruma" dürtüleri arasına sığındı/sığdırıldı. 

Refleksler kolaylıkla düşüncenin ve sağduyunun önüne geçebiliyor. “Başkaları ile birlikte yaşama" ve karar üretme sistematiğinin talep ettiği olgunluk, yeni deneyimlenen ve sindirilmeye çalışılan bir norm olarak yeniden keşfediliyor muhafazakarlar ve laikler tarafından. 

Mekanların paylaşılması ile “diğeri" anlaşılmıyor hemen ve "hayat, kendi ironisini yaratıyor…

"Benim neyimi seviyorsun?" diyorsun.
Seni, sen olduğun için,
aslında ben, senin benliğindeki renkleri seviyorum.

Sendeki maviliği seviyorum,
engin sulardaki derinlik gibi.
Sendeki siyahı seviyorum,
her şeyi gizleyip alemi gösteren.
Sendeki kırmızıyı seviyorum,
coşkuyla sevdiğin ve sevginden korkmadığın zamanlar…
Sendeki beyazı seviyorum,
el değmemiş duygularınla hayata pembemsi bakışını seviyorum

Ben bu renk harmonisindeki bir seni, bir de beni
seviyorum geleceğe baktıkça…
* * * * * * * * * * *  * * * * * * * * *  * *
Not: Bir yerden alıntı

"Eski günler" konuşulunca aklıma gelen iki şey vardır, bir tanesi bir şarkı, adı "efsane”. Lise yıllarında, soğuktan buğ yapan ve daha güneş doğmadan bindiğimiz okul servisinde dinlemiştim ilk. O kadar çok dinlediğimden olsa gerek, ezbere bildiğim şarkının sözleri:

Sıcak, sımsıcaktı aşk.
Yandı bu yaz ve yaktı bizi…
Beyaz, bembeyaz güller,
kuruyup düştü avuçlarımdan.
Uzak, çok uzak sanki…
Ayrı dünyalardan bulduk birbirimizi.

Tuzak, bir tuzak belki;
güvendim bakışlarına, çok sevdim seni.
"Ben de sevdim" demek yetmiyor.
Yanımda yoksun artık,
sensizliğe gücüm yetmiyor.
Günler, sensiz geçmiyor.
Efsane olmuştu iki günlük sevdamız,
mevsimler geçti bak.
Bitti, aşk masalımız…
Bir tanem, her şeyim, sevdiğimdin sen benim.
Rüzgarlarda uçup gitti, unutuldu şarkımız…

Eski günler denilince aklıma gelen ikinci şey ise bu perde motifi. “göz deyip nazar olmasın, kusuru var” desinler diye motiflenen ters lale görüntüsü evleri nazarlardan koruyormuş…
Galiba geçmişe öykündüm bugün. Haydi hayırlısı…